Sevmek ve Kabullenmek Üzerine Bir Masal: Penelope

Posted: Kasım 21, 2010 in Christina Ricci, James McAvoy, Kritik, Mark Palansky, Penelope
Birini sevmeye nasıl başlarız… Nasıl anlarız sevdiğimizi… Herşeyini görüp, iyice tanıdıktan sonra hayatımıza dahil etmeye nasıl karar veririz… Gözlerimizle görmek, sevmek için yeter mi? Dışardan göremediğimiz, çıplak gözle anlamadığımız, sadece hissedebileceğimiz iç dünyası yansır mı dışına… O dünyayı görmek için çaba harcarmıyız peki… Emek verirmiyiz…. Görmekten hoşlanmadığımız şeyleri öteleyip görmezden gelince sevmiş olurmuyuz yine peki… Yoksa kendimizi mi kandırıyoruzdur…
Sürekli örnekler veren ama pek aşama kaydetmeyen bir türe Romantik Komedi’ye ait bir filmden bahsediyorum… Daha doğrusu filmin düşündürdüklerinden. Yakın tarihli ama vizyona girmeden, çok seyirciye ulaşamadan gözden kaybolan hoş bir masaldan… Yıllar içinde tüm yolu belirlenen, yenilik gelmediği için ne olacağı en başından belli olan bir türe taze örnek gelmesinin zor olduğu düşünüldüğünde değerinin daha kolay anlaşılabileceği ortada. Dile kolay klişelere dokunmadan romantik komedi yapabilmek zor zanaat. Adını başkarakterinden alan “Penelope” bunu başarabilen örnek olarak hem eğlenceyi, hem masal havasını kaynaştırarak izleyicisine hoş anlar geçirten tamda masalla başlayan bir film üstelik.
Willhern ailesinin üzerinde büyük, büyük, büyük babadan alma bir lanet vardır. Ralph Willhern, hizmetçi kız Clara ile flört etmekle kalmaz birde hamile bırakır. Ama seviyordur. Aileye evlenmek istediğini açıkladığında ise gülünç duruma düşer. Hemen uygun bulunan biriyle evlendirilirken, Clara ise kendini uçurumdan atar. Kasabanın da cadısı olan Clara’nın annesinin Willhern’lerin evinin avlusunda görülmesi de aynı geceye rastlar. Bağırsaklar ve diğer büyü malzemelerini yere saçarken, doğacak ilk Willhern kızının yüzünün domuza benzemesini ister. Bu lanet, ancak birisinin onu olduğu gibi kabul edip sevmesi halinde sona erecektir.
Zaman geçer, şans eseri ilk 5 Willhern gelini erkek doğurur. Nihayet doğan bir kız olsa da, şöforden olma Jones’tur o da… Bunun anlamı da şudur; Doğan ilk Willhern kızı Penelope’dir.
Anne, babası ve uşaklarla dolu bir evde, düş dünyasından kurduğu odasında yaşayan Penelope’nin öyküsü işte tamda böyle başlar. Laneti kırmak sevmek, aşık olmak demektir. Bunun için adaylar aradaki çift tarafları aynanın arkasından görmedikleri Penelope’yi etkileme yarışındadır. Taa ki görene dek, düzülen methiyeler görür görmez hızlı bir kaçışı beraberinde getirir. Kırılan camlarla, bağırarak koşan adaylarla sonuçlanan sürecin uşağa son model bir spor ayakkabı getirmesi de bundandır. Gördükleri yüzü kimseye anlatmamaları sağlanmalıdır ne de olsa, bunun için de uşağın peşlerinden koşması…
Bu fotoğraflanamayan yüzün peşinde elbetteki meraklı bir gazeteci vardır. Bir soylunun da fazla korkak çıkmasıyla ikili el ele verdiğinde, masalımızın erkeği de ortaya çıkmış olur. Soylu aileden gelme bir kumarbaz elbetteki para teklif edilince olaya dahil olur. Max, kızı görecek ve fotoğrafını çekecektir hepsi budur. Böylece kızla oğlan tanışır ve bir romantik komediden beklenen herşey bir bir olur… Elbetteki birkaç şey dışında.
Çektiği iki kısa filmden sonra, ilk uzun metrajını yönetmeye koyulan Mark Palansky’nin modern romantik anlatısının senaryosuna imza atan isim ise tv dizilerinin yazar gruplarında pişen Leslie Caveny. İlk gösterimini 2006’da Toronto Film Festivali’nde yapan Penelope, izleyicide görülmesi gereken büyülü bir film algısı yaratarak sevilmişti. Buna rağmen birkaç festival dolaştıktan sonra ancak birkaç ülkede o da iki sene sonra gösterim şansı bulabildi. Ev sinemasında kalıcılığını, gerçek değerini bularak kanıtladığı tarih ise ancak 2008 olabildi.
Dış dünyadan uzak, kendi masal dünyasını oluşturmuş, lanetini çok da kafaya takmayan genç kız rolüne cuk oturan Christina Ricci’nin performasının üzerinde yükselen filmin diğer ağır topları ise anne rolünde ışıldayan Catherine O’Hara ve elbetteki Max rolünde James McAvoy… Ve elbette alışık olduğumuzdan farklı bir rolle şaşırtıcı bir Reese Witherspoon performansı da işin bonusu…
Sonunda evden kaçan, hayata karışan arkadaş edinen Penolope’nin daha da renklenen hayatı, onu olduğu gibi kabullenecek insan arayışı bulmasıyla sona erer. Ama beklendiği gibi laneti bozan Max değildir… Filmin güzelliği de burdadır… Laneti kıran hep yanıbaşında olanın ilk kez kusurları görmezden gelmesidir… Ki gerçekten de öyle değilmidir… Sevgi, kusurları kabullenmek ve görmezden gelmektir…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s