Il y a Longtemps Que Je t’aime / I’ve Loved You For So Long / Seni O Kadar Çok Sevdim ki

Posted: Ocak 4, 2010 in I’ve Loved You For So Long, Il y a Longtemps Que Je t’aime, Kritik, Philippe Claudel, Seni O Kadar Çok Sevdim ki

Burdayıma Kekelemek!

Festival dolaşmaları, Bafta, Cesar ve Berlin Ödüllerinin prestijlerinden sonra Avrupa sinemasından görkemli bir ilk film nihayet ülkemizde gösterimde. Aldığı ödüller ve eleştirilerle çoktan kulaktan kulağa buralara da ünü gelen film bu haliyle bile izleme sebebi aslında. Bir romancının sinemaya olgunlukla attığı ilk imzası da cabası… Ne de olsa roman yazımı titizliği, karakter yaratımı ve anlatımındaki kolaylıklar sinemaya çoğunlukla olumlu yansımakta.
Savaşın insanlarda yarattığı tahribatı ve toplu ruh halini okurunun yüzüne tokat gibi indiren “Gri Ruhlar – Grey Souls” ile olay yaratan Edebiyat Profesörü Philippe Claudel, romanlarında minik ayrıntılarla yarattığı duyarlılıkla insanı anlatan yazar olarak sinemayla ilk ilişkisi “Seni O Kadar Çok Sevdim Ki” değil. Yönetmen Yves Angelo’nun iki filminde çalışan Claudel ısınma turları yapıyormuş anlaşılan. Angelo’nun 2002 yapımı “Sur le bout des doigts” senarist olarak attığı ilk adımın ardından 2005 yapımı “Les âmes grises”inde diyaloglarını yazmış iki filme de çok şey katmıştı. Görüntü Yönetmeni olarak nam salan Angelo ile atılan iki adım sonrası bu kez yönetmenliğe soyunan Claudel, kendi senaryosunu daha çok kitap gibi okutuyor izleyicisine. Karakterlerini tanıtışından konuyu işleyiş tarzına kadar her şeyiyle iyi bir romanı okuyor hissi veriyor izleyicisine. Size sessiz anlarda eşlik eden bir roman gibi…
Beklerken sigara içen bir kadının görüntüsüyle açılan film, üç bölümde işleniyor. Claudel’in tercihi filmini üçe bölmek olmuş. İlk bölümde mümkün olduğunca uzak bir şekilde sadece başkarakterini anlatmayı tanıtmayı seçiyor. Juliette’in 15 yıldır nerde olduğunu bilmiyor ama aradan geçen zaman sonrası kızkardeşi Lea’nın yanına yerleşmesini izliyoruz. Bir sürü soru ile merakı cezbeden film usul usul işliyor başkarakterini. Lea’nın çok bilmiş kızı gibi sorular soruyoruz. Neler oldu, nerdeydi, neden geldi vs… Onca sorunun ardından ilk ipucunu verip ikinci bölüme geçiyor Cluadel, meğer kadın hapisteymiş ve 15 yıl yatmış. Merak duygusu artıyor, bu zaman için işlenebilecek suçlar ihtimalleri aklın bir köşesinde her karakter, her sahne birer ipucu arayışıyla izleniyor. 15 yılın ağırlığıyla hapishaneden çıkan kadının yaşama ayak uydurma çabası ise o anlarda anlam kazanıyor paralel olarak. Karakterini derinden tanıtan yönetmen, 15 yıllık sebebi verdiğindeyse izleyicinin artık Juliette’i yargılama şansı kalmıyor. Onun ruh hali, yaşamaya tutunma çabası, ben buradayım demek için çırpınması daha fazla önem taşıyor.
Ben buradayım çabasını anlattığı bölümü de sürpriz doğum günü partisiyle açıyor yönetmen, son bölümün yapılacakları iş bulmak, sosyal ilişki kurmak ve sonunda ben buradayım demek elbette. Her yerden gelen sessiz, içine kapanık, fazla konuşmayan kişi tanımlamasını yırtmak için uğraşan kadının, geçmişi bir yanda hesaplaşılmayı beklerken dünyaya ait olamama korkusunu anlatıyor. Sonunda sebebi öğrenmek ise hayli vurucu şekilde işlenmiş bir sürpriz yaratıyor izleyicide. Sonrasında Lea ile Juliette’in tartıştığı sahne gibi seyircisine sadece bilmesi gerekenleri anlatan yönetmenliğiyle Claudel, romanını çiziyor adeta peliküle.
Festival filmleri tadında, dingin anlatımlı Avrupa filmi “Seni O Kadar Çok Sevdim ki…” ilk filmden beklenemeyecek kadar ustalık kokuyor. Özellikle Kristin Scott-Thomas’ın muhteşem performansı ve Elsa Zylberstein’le uyumu ile daha da büyüyen film, izleyicinin içine işliyor. Her yönüyle etkileyici olan film, her karakterini özgünlüklerle besliyor ve bu sayede yan öykücüklerle de izleyiciyi sıkmadan tempo surunu yaşamadan kolayca zamanın akmasını sağlıyor.
Başkarakterin yaşadıklarını öğrendikçe seyircisini gerilimli bir kararsızlık bekliyor. Film boyunca süren muğlaklık her adımda kendinizi sorgulamanızı da sağlıyor, toplumu analiz etmenizi de. İş arama sürecinde daha fazla tanık olduğunuz sahneler sonrasında kendinize sormanız olası; 15 yıl yatmış birini işçi olarak alırmısınız, sosyal hayatınızda nasıl konumlandırırsınız gibi soruları hem özelde hem de toplum genelinde sorguluyorsunuz. Vereceğiniz cevap ne olursa olsun ben buradayım demek için mücadele veriyor, kekeliyor… Sessiz ve derinden anlatıyor gibi görünse de, sarsıcı ve derinlikli film bolca düşündürüyor…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s