Terminatör: Kurtuluş / Terminator: Salvation

Posted: Temmuz 10, 2009 in James Cameron, Kritik, McG, Roger Corman, Sinema, Terminatör: Kurtuluş, Terminator: Salvation

Kalbin sesiyle ikinci şans

Sinema kariyerine Roger Corman filmi “Battle Beyond the Stars”ın set tasarımcısı olarak başlayan, 1981’de “Piranha 2” ile ilk uzun metrajını çeken James Cameron, “alevlerin içerisinden çıkıp gelen çelikten yapılmış parlak, iri bir insan iskeleti” görüntüsünden yola çıkarak başladı her şey. İnsanoğlunun uzak bir gelecekte teknoloji ile savaşını anlatan Terminatör için başta düşündüğü, daha da uzak bir gelecek olsa da parasızlık yüzünden hikayesini yakın zamana ayarlı kurmuştu. Uzun süre Arnold Schwarzenegger’i bekledi ve 1984’te başladı öykü. Dönemi için şaşırtıcı olan film beklenen başarıyı kazandı. Cameron’un arada “Aliens” ve “The Abyss” ile kendini kanıtlaması devam filminin daha büyük bütçeyle ve son teknoloji kullanılarak yapılması için kapı açmıştı. 1991’de “Terminator: Judgement Day” çıkageldi ve anında hit film oldu. İlkinden çok daha iyi bir film olmasının yanı sıra, yeni akışkan robotu, ilk filmin kötüsünün insanın yanında yer alması ile, John Connor’u perdeye taşımasıyla yıla müthiş bir iz bırakmakla kalmadı, serinin rotasını da genişletti. James Cameron ve Linda Hamilton’un yokluğunda gelen üçüncü film ise kimseye beğendirememişti kendini. Dişi terminatörle tanışmamız dışında bir heyecan yaratamayan filmle serinin üçleme halini alması, hala kullanılacak malzeme olması yeni filmlerin habercisiyken “üçten önce ikiden sonra” sloganıyla dizide devreye girdi. İki sezon boyunca, heyecanla takip edilen dizi, aradaki boşlukları doldurması ve de özellikle alttan alta insan ile robot arasındaki aşkı işlemesiyle seriye de yeni bir soluk getirmişti.

2003’de Makinelerin Yükselişi’nin ardından, üçleme tamamlanmış görünse de çalışmalar başladı. Yeni bir üçlemenin gündemde olduğu söylentileri de bolca yayıldı. Günümüze kadar yaşanan gelişmelerin içerisinde en gözle görünür olan senaryo konusu oldu hiç kuşkusuz. 2018’de mahşer gününün sonrasında geçecek bir film için birçok isim senaryo yazdı. Ki bunların arasında Paul Haggis’de mevcut. Sonunda ancak filmin çekimlerine son anda yetişebilen ve altı kişinin imzası bulunan bir senaryo çıkabildi ortaya. Üstelik karakterlerin yaratımı konusunda hala sorunlar içeren bir metin vardı elde ve bu sorunu çözmek için Nolan kardeşlerden yardım alındı set süresi boyunca. Bunca uğraşılan projeye Yönetmen olarak McG seçildi. McG’de Cameron’u ziyaret edip el aldı serisinin yaratıcısından. Özellikle çekim süresi sancılı film, sonunda karşımızda, hem de yeni bir üçlemenin habercisi olarak.

Terminatör 4, 2018 yılında mahşer günü sonrasında geçiyor ve kıyamet sonrası Amerika’yı resmediyor her şeyden önce. Sarı tonlarla ve genellikle geniş ve engin planlarla atmosferini yaratıyor. McG’nin David Lean filmlerine benzemesini istediği gelen bilgiler arasında. Bu konuda başarılı olduğu söylenebilir. Atmosfer yaratımı hayli başarılı… Artık alıştığımız efektlerle çırılçıplak birinin zamanda yolculuk sonunda karşımıza çıkmasına rastlamadığımız film, ilk önce ikinci baş karakterini tanıtarak başlıyor. Hikayenin robotlarla insanlar arasındaki mücadelesini daha fazla işlemek için ön plana çıkardığı Marcus, idam edilmiş bir suçlu. Ama yıllar sonra Skynet’in imha edilen mekanlarından birinde ortaya çıkıyor ve hikayeye katılıyor.

John Connor’un telsiz konuşmalarında belirttiği üzere “Bunu dinliyorsanız, direniş mensubusunuz demektir” cümleleriyle sonun başlangıcında herkesin yeri de çizilmiş oluyor. Sürekli aksiyonun ortasında hikayeye pek verilmediği gerçeği sürekli göze çarpanlardan. Herkesin yeri zaten belli, herkes hikayeyi ana hatlarıyla biliyor zaten diye düşünülmüş olacak ki, karakterlerle de olaylarla da pek fazla uğraşmıyor film. Aksiyonunu kullanıyor sürekli. Birşeyler söylemeye kalktığında ise çok basit ve komik yerlere temas ediyor. Artık kabak tadı veren “Kalbinin sesini dinle” ve “Herkes ikinci bir şansı hak eder” cümleleri fazla ağdalı ve geçiştirme cümleleri. Bir yandan da serinin bunca metnine ihanet gibi… Sarah Connor’un oğluna dinleyip gerçekleri öğrenmesi için doldurduğu kasetlerde olur da ikilemde kalırsan kalbinin sesini dinle o sana doğru yolu gösterir düsturu vermesi doğal ama sık sık tekrarlanması, hatta Marcus’un her şeyi metal olsa bile kalbi sayesinde hala insan kalabilmesi vurgusu biraz fazla göze batıyor. Bu derece üzerine düşülmese daha iyi olurdu sanki.

Bir diğer noktada ilk iki filmde tadından yenmeyen terminatör – connor kovalamacasının neredeyse hiç olmaması. Kötünün yenilenmiş halleriyle karşımıza gelmesine alıştıktan sonra bu kez karakteri olmayan sıradan makineleri görmek fazla yavan kaçıyor. Dişi terminatör sonrası komik suratlı makineler görmek hayli şaşırtıcı. Bir nevi insanın karşısında rakip olmaması durumu fazlaca sırıtıyor. Filmin merkezine bu mücadele yerine ajanlık teması giriyor Marcus karakteri üzerinden. Onunda akıbetinin tuhaf açıklamalarla, inandırıcı olmayan sözlerle bir kadının Blair’in ellerinden olması senaryonun olmamışlığının göstergelerinden… Film öykü anlatmaya, bir mesaj verdiğinde sürekli tökezlerken, iş aksiyona geldiğinde tüm bu hataları örtecek kadar başarılı. Gerek yarattığı atmosfer, gerek sahnelerin çekim açıları ile gerçekten orda olmanızı sağlıyor.

İkinci filmin şarkısı ile finalde karşılaşacağınız tatlı sürpriz dışında önceki filmlere pek el sallamayan yeni üçlemenin ilk adımı, Connor’un nasıl direniş lideri olduğunu Skynet’i neyin korkuttuğunu öğrenmeye bir adım daha yaklaştırıyor bizi. Marcus karakterinin başarılı görevi ile bir şeyler değişebilecekken metni doldurmak yerine, nabza şerbet sahneler verilmesi de görmezden gelinemeyecek anlardan. Kafasındaki çipi kırıp atmak, ben insanım çığlığı, arada kalırsan kalbinin sesini dinle sloganını dolduracağına, bayağılaştırıyor adeta. Sonrasında gelen herkesin ikinci bir şansı hak ettiği cümlesi de zaten şu sıralar çok sık karşımıza geliyor.

Tipik büyük gişe filmi olan filmin, oyuncu kadrosu da başarılı görünüyor ama Connor dışında pek fazla ağrılık verilmemesi sebebiyle figürandan yukarı çıkmıyorlar gibi. Afişinde görüldüğü üzere iki karakterinin dışında pek bir derdi yok filmi. Hamile eş Kate başta olmak üzere hiçbir karakter işlenmemiş, kadraja girmek dışında bir işlevleri olması düşünülmemiş. Aksiyonuna gösterdiği özeni hikayesine göstermeyen film olarak görünüyor Terminatör: Kurtuluş…

McG’nin ısrarla ikna ettiği Christian Bale ise bence yanlış seçim John Connor rolü için. Zaten Batman olmuş bir isme yeni bir seri için başrol vermek hata. Ayrıca rol için biraz yaşlı kaçtığı, özellikle de Kate’le aralarında hiç uymayan bir kimya olduğu da net görünüyor. Bale pek inandırıcı görünmüyor Connor rolünde. Özellikle serinin birçok yıldız yarattığı düşünülürse bu kez ortada böyle bir durum olmadığı da bir gerçek… Kate’in bu kadar sönük kalmasını anlamak zor. Connor ve Marcus dışında karakter olmaması, Kyle Reese’in de tipik bir ezik gibi çizilmesi pek hoş olmuyor.

Marcus konusundaki gerçeklerin ikinci yarının hemen başında anlatılması da yanlış seçimlerden biri. Mevcut karşılaşmaya saklansa ve daha derli toplu, nedenleriyle açıklansa daha iyi olacakken, Marcus akıbeti bir parça muamma olarak kalıyor. Skynet’in insanı yenemeyeceğine dair tek umudumuz kalbimiz ve aklımız nihayetinde. Olurda aklımız yanlış karar verirse, ikinci bir şansımız olmadı kalbimizin sesi var. Yanlış da yapsak kazanırız yani…Yeni bir üçlemenin startını veren “T4: Kurtuluş” hikayesindeki boşluklarına ve yavanlıklarına rağmen, aksiyonuyla yaşanması gereken sinema deneyimi sunuyor… Hikayesine fazla kafa yormadan, kendinizi aksiyonun akışına bırakıp keyif almak en güzeli….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s