The Wackness / Arıza

Posted: Mart 31, 2009 in Arıza, Jonathan Levine, Kritik, Sinema, The Wackness, İf, İf 2009

Yeterince salak var, bir de sen olma!
İf 2009 programında iki filmiyle arzı endam eyleyen Jonathan Levine, bu kez senaryosu da kendisine ait olan “The Wackness” ile karşımızda. 2006’da gençlik gerilimi “All the Boys Love Mandy Lane” ile ilgi topladıktan sonra, bu kez New York’ta 1994 yılında bir yaz öyküsü anlatıyor.
1990’ların sonundan itibaren sıkça anlatılmaya başlayan ve bağımsız sinemacıların sıkı sıkıya sarıldığı ailevi sorunlara boğulmuş, zeki ve fırsatçı genç öykülerinden biri daha. Bu kez bolca yan öykücükle destekli üstelik. Film bölgesini işaretlemek olarak tanımladığı grafitti ile açıyor jeneriğini… Ana karakter aynı zamanda anlatıcılığı da üstlenerek başlıyor… Luke Shapiro, liseden yeni mezun bir uyuşturucu satıcısı. Kendi deyimiyle popüler olmayanlar sınıfının en popüler üyelerinden. Anne ve babasının çocuklar gibi kavga etmelerinin tanıklığında seyirciye “Çığlımı Duy” diyor Luke, dönem gençliğinin çığlıklarıyla birleşerek. Pek arkadaşı olmayan, ot satarken tanıştığı Dr. Jeffrey Squires’la seyirciyi tanıştırdığında kadro da tamamlanıyor… Adeta Luke’un yaşlanınca olacağı kişi gibi görünen Dr. Squires uyuşturucu karşılığında yaptığı seanslarda bolca hayat üzerine dersler, söylemler veriyor. Filmin ana merkezi de bu ilişki zaten…
Levine atmosferi kurmada da çok başarılı. 1994 New York’unu ve şartlarını eksiksiz kuruyor. Her türlü ayrıntıyı da bu uğurda kullanmada da başarılı… Bir yanda lise mezunu Luke’un kendini bulmaya çalışması, bu uğurda ilk kez yaptıkları resmedilirken, diğer yandan da New York resmediliyor… Hip hop’la gelen başkaldırı fonunda Tupac ve döneme ait ünlülerin hala hayatta olduğu, sokaklarda Kurt Cobain’in grafittilerinin olduğu bir dönem filmi. Aynı zamanda Cobain’in intiharının da etkileri… Çağrı cihazlarıyla haberleşme, çekme kaset doldurma dönemleri…
Filmin başarısının altında yatan bu dönem filmi olgusu dışında, Ben Kingsley’ın başarıyla hayat verdiği Dr. Squires’da hayli özgün bir karakter. Luke ne kadar kendini bulmak istiyorsa, Squires bir o kadar kaybetmiş. Mutsuz evliliği ve üvey kızı arasında, hastalarının dertlerini dinleyen ama kendi dertlerini bir türlü dışa vuramayan bir psikolog. Zaten filmi onun yaptıkları ve söyledikleri tetikliyor sürekli. Luke başrol gibi görünse de, psikolog karakteri filmi sırtında taşıyor… Her söylemi ilginç olan doktorun, kadın ihtiyacı için Luke’la çıktığı gece gezmeleri de başta olmak üzere her sahneye ayrı bir anlam kazandırması sayesinde film ağır aksak ilerlemekten çıkıyor. Öyle ya, uyuşturucu satıcısı bir gencin cinsellik dahil her şeyi ilk defa keşfetmesi özgün bir konu değil… Doktorun üvey kızı Stephanie ile Luke arasındaki ilişki de hayli bilindik. Ama o ilişkiye gelene kadar Luke’un iki tane düş sahnesi var ki, olmasa daha iyi olurdu dedirten cinsten… Dile kolay Luke konuşmaya başladığında ergen bir gencin kendini bulma öyküsü gibi başlayan film, hayli zaman kaybettikten sonra yaşlı bir adamın kaybolma öyküsünü anlattığında değer kazanıyor. “Garip bir yaşlı adamsın sen” tanımlamasından sonra Dr. Squires’ın kendini yeniden bulma döneminde haplarını almayı bırakmaya başlamasıyla yaşamaya başladığı kaybolmuşluk seyirciye de birebir geçiyor.
Belki Luke ve doktor arasındaki ilişkinin zoru biraz kaçıyor gibi görünse de, özellikle finaline doğru okyanus sahnesi ile durumu da toparlıyor “The Wackness”… Hazırlanan çekme kasetler dertlere derman oluyor, Luke kalbini kırıyor, Squires kendini buluyor… Haziran, Temmuz ve Ağustos grafitileriyle üçe bölünen film, yaşanan sıcak mevsimden de nasibini alıyor elbette. Levine’ın adını duyurduğu kısa filmi “Shards”ta da Görüntü Yönetmenliğini yapan Petra Korner, yakaladığı sarı tonlarla sıcağı da kaybolmuşluğu da iyi aktarıyor.
Sundance Film Festivali’nde yönetmenine ödül kazandıran film, hayata dair söylemleriyle ön plana çıkan, ne olursa olsun yaşamalı çünkü her şey mümkün mesajına biraz fazla saplanması ve cinsellik konusunda fazla geveze olması dışında iyi bir seyirlik yaratıyor. Seksin her şeyden daha güçlü bir uyuşturucu olduğu savıyla başlayan tüm bu diyaloglar pek inandırıcı gelmiyor ve sırıtıyor… “Kalbin kırılsa da, hayatını yaşa” sözünü merkez alan film, kendini kaybetmiş Doktora, Luke’un “Dünyada yeterince salak var, birde sen olma” sözüyle zirvesini yaparken, ne olacağını soran büyükbabasına verdiği “Psikolog” cevabı ve “Etrafımda bolca deli var, başarılı olurum diye düşünüyorum” cevabı ile iyi de bir final yapıyor… Karışık kasetler, çağrı cihazları, hip-hop başkaldırısı ve Cobain’in intiharı fonunda 94 yazı kendini bulanlar eşliğinde perdeden gelip geçiyor, darısı hala bulmayanlara…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s