Pineapple Express

Posted: Mart 31, 2009 in David Gordon Green, James Franco, Judd Apatow, Kritik, Pineapple Express, Seth Rogen, Sinema

Dumanlı kafalar uçuşta!
Komedinin değişen anlayışının mimarı ve en gözde ismi Judd Apatow ve ekibinin üretim şovu son hızla sürüyor. Hemen hemen her türe, her konuya yeni bir bakış açısıyla, kuralları çiğneyerek farklılık getiren ekip, malzeme sıkıntısı çekmeden yaratıcılığına son sürat devam ediyor. Neredeyse her yıla büyük gişe filmi sığdıran ekibin, küçük ölçekli denemeleri ise daha fazla.
Ardı ardına her kalıba kendi tarzında örnek veren ekibin en üretken yılı da 2008 oldu hiç kuşkusuz. 2008’e Apatow imzalı 5 film sığdı. Bunlardan ikisi gişe buldu ülkemizde. “You Don’t Mess with the Zohan” ve “Forgetting Sarah Marshall” komedi kısırlığında fırsat olarak göze çarpmıştı. Elbette yıldız oyuncu kadrosu ile ön plana çıkarak gişe şansını buldukları söylenebilir. Diğer 3 film Drillbit Taylor, Step Brothers ve Pinapple Express doğrudan dvd olarak arıyor izleyicisini. Drillbitt Taylor’da okulda dayak yiyen ezik öğrencilerin bodyguard tutması konu edilmiş, Step Brothers’da da iki yetişkin geri zekalı üvey kardeşin komedisi denenmişti. Pineapple Express’da bu iki filmden daha fazla ön plana çıkıyor.
Ekibin yeni hedefi 80’ler… 80’li yılların aksiyon filmlerinin atmosferi, yaygın karakterleri ve klişeleri ekibin radarına yakalanmış bu kez. Birde üzerine Pulp Fiction ile başlayan bir yığın serseri öyküsünü anlatan filmleri ekleyin… Ele alınan bu klişeler bizzat karakterlerce akıllarına gelmiş olarak deneniyor ve gürültü de orada kopuyor zaten.
Seth Rogen ve Evan Goldberg’in senaryosunu peliküle aktaran isim David Gordon Green… 2 kısa film sonrası ilk uzun metrajı ile 2000 yılına bol ödüllü draması “George Washington” ile damga vuran Green, çıkışının sürpriz olmadığını da sonraki filmlerinde kanıtlamış bir isim. 2003’te romantik draması “All the Real Girls”de bağımsız filmlerin vatanı Sundance’in jüri özel ödülüyle taçlanmıştı. 2004’te bu kez drama biraz gerilim ekleyip “Undertow” ile çıkageldi. 2007 tarihli Romantik draması “Snow Angels” ise şimdilik Green’in en iyi filmi olarak görülüyor. Hiçbir filmi ülkemiz vizyonuna uğramadığı için yaygın izleyicinin yabancı olduğu bir isim olan Green özellikle filmlerinde dramatik yapıyı sağlam kurmasıyla biliniyor. Drama ağırlıklı çalışan yönetmenin bu açıdan ilk komedisi Pinapple Express olması da aslında iyi. Eldeki iyi malzemeli komedi için tüm taşları daha ilk başta yerine oturtuyor ve bir anda konuyu zincirlerinden boşandırıp, bu sayede seyirciye nefes aldırmıyor.
Film açılışını bir askeri üste, ot denemesi ile yapıyor. Deneyen askerin zıvanadan çıkması üzerine ot yasaklı ilan ediliyor, böylece malum karakterlerimizin de başına gelecekler önceden ipucunu vermiş oluyor. Kimsenin teslim almak istemediği resmi evrakları, kılık değiştirerek ulaştıran Dale ile ot aldığı satıcı Saul kanka falan değil ilk başlarda. Al parayı, ver malı hepsi o. Dale’in sıradan bir ezikten farkı yok. Tipik bir Amerikan Rüyası kaybedeni… Lisede okuyan sevgilisi dışında hiçbir tuhaflığı olmayan sıradan bir kaybeden… Soluğu Saul’un yanında aldığında yeni bir mal deniyor. Eşsiz kafa yapıcı madde olarak beliren ot filmimizin de adı: Pinapple Express. Tadanın hemen bildiği bu ot da tüm dertlerin başlangıcı zaten…
Son teslimatı için Ted Jones’un evinin önüne park ettiğinde, Jones’un bir polisle birlikte cinayet işlemek istemesiyle panikliyor ve içtiği otu yere atıp, topukluyor. Jones’un fark edip otun Pineapple Express olduğunu anlaması, satanın sadece Soul olması, onunda sadece Dale’e satmış olması zincirleme olaylar bütünü ile tüm filmin konusunu da bir anda kurmuş oluyor. İki çift laf etmişliği olmayan Dale ve Soul kaçarak hayatlarını kurtarma girişiminde bulunuyor ve kanka oluveriyorlar. Bu kaçış sırasında da 80’lerin tüm aksiyon filmlerine, atmosferine, birer birer göndermeler selamlar bulmak mümkün. Filmin tüm parıltısı da orada zaten… Özellikle o dönemi yaşamış sinefillerin keyifleneceği bir çok sahne mümkün.
Red’in evine gidildiği ve saçma sapan ama hayli doğal bir kavganın edildiği sahneden başlayarak, filmin zincirlerinden adeta boşanıyor… Öyle ki, usta işi replikleriyle bir dakika nefes almak bile zor. Neredeyse gevezeliğin sınırında dolaşan film, neyse ki fazla zorlamıyor. İkisi de birbirinden salak Soul ve Dale’e Red’in de katılması ile tüm dertler çözülüyor. Özellikle Soul’un arabanın camını patlatmak isterken, ayağının camda kalması gibi anlar da filmin zirve noktalarından. Filmin başladığı ambara geri dönen filmin aksiyon yönü de bir diğer güçlü unsuru. İki salağın filmlerde gördükleri klişeleri uygulayamama başarısı da takdire şayan anlardan… Dale’in kız arkadaşıyla ilişkisi de son derece iyi kullanılıyor. “Ahbap benim en iyi dostumsun” cümlesi elbette olası bir anlaşmazlıkta ayrılık klişesini getirse de, Pulp Fiction’vari cafe de geçen finalle her şey yerli yerinde bitiyor.
Senaryo sahibi Seth Rogen başta olmak üzere, James Franco’nun omuzlarında yükselen film Danny R. McBride’ın da katkısı ile yönetmene pek bir iş bırakmıyor doğrusu. Oyuncu ağırlığı, yönetmene yapacak pek bir şey bırakmamış…Çok fazla bir şey düşünmeden ekran başına kurulduğunuzda tüm dertlerinizi unutturacak, komedi tarzı size yabancı gelse de bile sonuna kadar izleyeceğiniz tempoda sürecek bir film Pineapple Express, ot içen iki salağın dostluk serüveni olarak eğlendirmeyi başarıyor…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s