Güneşin Oğlu

Posted: Mart 31, 2009 in Özgü Namal, Bülent Emin Yarar, Güneşin Oğlu, Haluk Bilginer, Kritik, Onur Ünlü, Sinema

Batan Güneş, oğlunu da al yanına!
2007’nin tuhaf filmi, Polis ile “şiddete meyyalim vallahi dertten” sözünü dilimize pelesenk eden adam, hız kesmiyor. Kısa süre içine sığdırdığı üçüncü filmi “Güneşin Oğlu” ile bu kez mucizelerin peşinde koşuyor. Takeshi Kitano filmleri tarzı bir atmosferle kurduğu filminde farklı bir polis portresi sunmuş, türün takipçilerince adı ilerisi için umut vadedenler hanesine yazılmıştı. Belki senaryosu kötü idi ama stili ve anlatmak istedikleri iyiydi Polis’in. Ardından gelen garip avantür denemesi “Çocuk” ise o hanenin koca bir eksisi olmuştu. Polis’in izleyicisinin onda birine ulaşabilen Çocuk elle tutulur bir tarafı olmayan tanımlamasıyla kötüler listesine çoktan girdi.
Onur Ünlü, 10 günde çekimlerini tamamladığı, Güneşin Oğlu ile üçüncü filmine imza atmış oluyor. Genel izleyicinin gözünde adı üzerindeki kötü tanımlamasının sürekliliğini önleme adına sağlam kadro ile çalışmış aslında. Özellikle Haluk Bilginer ve Bülent Emin Yarar filmi sürükleyen isimler.
Daha açılışında gerçek olaylara ve kişilere dayanmaktadır damgası ile yapılıyor açılış. Emekli edebiyat öğretmeni Fikri Şemsigil, güneşin her gün doğduğunu ama hala uyandığında karşıdaki fıstık yerine, 40 yıllık karısını bulduğunu söyleyerek başlıyor söze. İnatla inandığı mucizelerden birinin başına gelmesini bekliyor inatla ve ısrarlar. Uzun uzadıya geçen hayat söylemlerinden ve birkaç karaktere selamını çaktıktan sonra, güneş tutulmasını beklemeye koyuluyor. Güneş tutulması da mucizelere gebe… En iyi dizilerden biri olarak kabul edilen “Heroes”da olduğu gibi Güneş tutulması mucizelere gebe elbette…
Güneş tutulması sonrası da her şey başlıyor. Fikri’nin ruhu ortalıkta dolaşıp farklı bedenlere girmeye başlıyor. İlk başta girdiği bedenler tutarlı ve ikinci bir yan öyküde mevcut. Bu açıdan seyirci için peşinden gidilecek ikinci öykü açıldıkta takip de, seyirde artıyor. İlk yarı boyunca olacakları merak etmek, olasılıkları kurmak hayli eğlenceli aslında… Ruhun bedenlerde dolaşımının klasik bir örneği geliyor akıllara. 1989 tarihli, Wes Craven imzalı korku filmi “Shocker”da katilin ruhu, bedenden bedene geziniyor böylece poliste kaçıyordu…
Fikri bedenlerde dolaşırken, Alper Canan, Cahide, Şule ve Murat arasındaki olayın farklı taraflarında geziniyor… Burak, Serkan ve Necati Bey arasındaki olayla, Ahmet ile Oya’nın maceralarında da sadece bir tarafta yer alıyor… Bu bedenlere girmesinin tesadüf olmayacağı, muhtemelen benzeri filmler gibi konunun bir şeyleri bu yolla değiştirmek olabileceği sanrısı ile ilk yarıyı umut vaat eder şekilde kapatıyor Ünlü…
Oysa filmin ikinci yarısı tamamen farklı ve kendi çözdüğü paradoksa sıkışmış gibi. Kısa sürede filmi bitirmesinden midir bilinmez, alelacele gidiyor finale doğru Güneşin Oğlu. Gösterdiği hiçbir yan öyküyü, sonuca bağlamaya uğraşmadan yeni karakteri filme sokup, onun üzerinden sonucuna kavuşmaya çalışıyor. Fikri Beyin, bilim insanı Nevzat Trabzon’u bulması ile film de tuhaflaşıyor. Bolca küfürle yolundan çıkıyor. Fazlaca dallanıp budaklanan öykü tuhaf bir şekilde budanıyor ve konu da farklı yönden sonuca gidiyor. Kurban Murat’ın bedeninde, kendi bedenine kavuşmak için Fikri’nin giriştiği macera elbette mantık hatalarını da beraberinde getiriyor ama kurcalamaya fazlaca gerek yok…
Fikri’nin tuhaf biçimde filmin finali için çözdüğü paradoks sırasında attığı tiradlar ve seyircinin gözlerine bakarak sıraladığı mavralar sonrasında afili birkaç söz dışında akılda bir şey kalmıyor. Zaten yönetmenin derdi de seyirciye mesaj vermek ya da bir şeyler anlatmak değil belli ki. “Gerçek göreceli değildir” ve “Yapılan saçmalık seyirci oranıyla doğru orantılıdır” sözleri de bu görüşün birer kanıtı. Alelacele anlatılan öyküden sonunda akılda pek bir cümle kalmasa da kadınların yaşlarını söylememelerine dayandırılarak ölüm korkusu başta birçok yaşlılık cümlesi ve hayat mavraları atılıyor, ama üzerinde durulması için değil…
Film, Güneş’in oğlu olduğunu öğrenen ve ruhu çevresindeki insanların bedenlerine girip girip çıkan Fikri Bey’in komik hikayesini anlatıyor sözde. Ama girip çıkma cümlelerinin argoya kaymasıyla komedisi hep bel altından. “Sen gene de bu adama verme” sözü ile her karakterin yaptığı tuhaf belaltı şakası hareketi filmin komik yanını temsil ediyor galiba.Onur Ünlü, üçüncü filminde de denemelerine devam ediyor, eksiklerine rağmen izlenebilir bir film çıkarıyor ortaya, en azından değinilesi bir film çıkarıyor. Bir dost meclisinde anlatsa ya da yazsa daha iyi olacak bir öyküye yazık oluyor. Ama “kötü filme meyyali vallahi dertten” galiba…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s