Gran Torino

Posted: Mart 31, 2009 in Clint Eastwood, Gran Torino, Kritik, Sinema

1972 model bir arabadan, 2008 Amerika’sına!

Geleneksel Amerikan sinemasının son büyük yönetmeni olarak görülen Clint Eastwood, yaşlansa da paslanmıyor. Daha fazla üretiyor… Çevirdiği her filmde bir şeyler anlatmaktan, bir kavramın ya da sosyal eleştirilerin peşinden gitmekten alıkoyamıyor kendini. Changeling’den hemen sonra Gran torino ile gelen Eastwood bu kez kendince 2008 Amerika’sına bakış atıyor. Bu bakışın ağırlığının ırkçılık olması bir yana bakan kişinin bu derece bayrak bir Amerikan figürü olması da hayli ilginç. Sinemanın Kirli Harry’si klasik Amerikan filmi geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmaya da devam ediyor bir yandan.
Başrolde sürekli kızgın bakan bir adam var bu kez. Walt Kowalski, eşinin cenazesiyle açılan filmde yavaş yavaş tanıtılıyor bize. Oğullarının tanımıyla “Hala 50’lerde yaşayan” bir adam o. Karısı ile ilişkisi nasıldı bilmiyoruz ama, iki oğluyla arası uzak ve artık kapanmayacak büyük bir boşluk mevcut. Torunlarına bakışı bile neredeyse nefret dolu. Ford fabrikasından emekli olmuş, bir sürü milletten azınlığın doldurduğu mahallesindeki evini terk etmeyen, kapısına astığı bayrağı dalgalandıran eski usul bir ihtiyar. Ama birçok özelliğiyle tanıdık bir adam sanki. Bir şeyler tamir eden, yıllardır biriktirdiği alet takımına geçmişiymiş gibi bakan bir adam… Artık üzerindeki ağırlıkları taşımaktan yorulmuş, ruhunda hesaplaşılacak çok yara açmış bir adam. Ama tanıdık bir adam. Senaryo yazarı Nick Schenk’de bunu doğruluyor. Walt Kowalski karakterinin belli bir oyuncu düşünülerek yazılmadığını söylüyor ve “Walt herkesin atölye öğretmeninden ya da beceriksizce bisikletinizi tamir etmeye çalışırken sizi izleyen babanızdan bir parça taşıyor. Bence herkes böyle birini tanıyor,” diye belirtiyor.
O nefret dolu bakışlarının dışında, kiliseyle de işi olmayan, pederle sürekli dalga geçen bir adam. Ama pederle iletişimi sayesinde hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Kendisini ne kadar kabul ettiğini, içinden neyi söküp atamadığını… Evine konuşmaya gelen “Bence sen, batıl inançları olan yaşlı kadınların ellerini tutmak isteyip onlara sonsuzluğu vaat eden, fazla eğitim görmüş 27 yaşındaki bir bakiresin” diyerek tanımladığı peder’e “Bu zamanda değilim evlat” diyerek posta koyan Walt, sonradan konuşmaya başladığında ölüm ve yaşam üzerine kafa yoruyor. Ama daha çok Ölüm üstüne… Ki karşınızdaki bir Kore gazisi… Öldürmenin tanımını bile, birebir yaşaya ve hala içinden atamayan bir adam. Peder’in amacı ise günah çıkarmasını sağlamak… Anlatırsan güçlenirsin, aldığın emirleri yerine getirmenin acısını atarsın sözüne karşılık Kowalski özlü sözünü söylüyor hemen… “Bir adamı en çok kovalayan şeyler emredilmeden yaptıklarıdır.”
Her şeyi tetikleyen yan komşunun oğlu Tao’nun kendi ırkına ait bir çeteye katılmak için Walt’ın Gran Torino’sunu çalmaya yeltenmesi oluyor… Filmin günümüz Amerika’sına dair söylediklerini düşünürsek semboller üzerinde de çok durduğunu eklersek, aslında 72 model Gran Torino, Walt için özlediği saf Amerika gibi. Eski mahallesi gibi. Şimdiki gibi birkaç ırkın içinde yaşadığı yalnızlık, kendi toprağında tek başınalık duygusundan kaçışına yüklediği anlam gibi… O araba garaj durdukça ve kimse ona dokunmadıkça mutlu oluyor Walt. Araba nasıl bir sembolse Tao’nun da kendi dünyasında bir sembol var. Hmong ırkında bahçe işi demek kadın demek. Tao’nun bahçe işi yapması demek kaybolması demek… Kuzeninin onu aralarına almak istemesi de bu yüzden. Walt’ın arabasının çalınmasını engellemesinin ardından nefret dolu bakışları iyice artıyor… Taa ki Tao’yu çetenin elinden kurtarana dek. Ama Walt sadece topraklarını koruyor.
Farklı ırklara nefret duyan Walt’ın çeteyi topraklarından atması Hmong halkından saygı duymasını beraberinde getiriyor ki, filmin mesajı da orada detaylanıyor zaten. Herkese karşı duvarlar ören Walt’ın komşuları üzerinden başka bir ırkı tanıdığında onlarda benim gibi dediğine şahit olmak ve koruyacağı toprakların içine komşularını da katmak pek de sürpriz olmuyor. Ama bu mesaj farklı da olsak hepimiz barış içinde yaşarız gibi bir kör gözüme parmağım tarzıyla verilmiyor, küçük bir detay gibi geçiyor. Tao’dan sonra Sue’yu da kurtarınca hayattan hala bir şeyler öğreniyor Walt. Geride bıraktığı alnının ortasından vurduğu Kore’liler gibi yüzeysel tanımlamanın dışına çıkıyor Hmong’lar.
Sue ile bir ırk üzerine diyaloğu başta olmak üzere ciddi eleştiri ve konuşmaların dışında berberiyle konuşma tarzı gibi eğlenceli anlara tanık olmakta mümkün. Bir anda Tao ile baba oğul ilişkisine girmesi de Walt’un yaşadığı diğer bir değişim. Ama yine de eski kafalı bir ihtiyar, Sue’nun deyimiyle “beyaz şeytan”. Kurbağa dediği Tao’ya sahip çıkan, bir şeyler öğreten model olan Walt’un, sonu da yaşayacak çok şeyi olan Tao’ya ve küçük Amerika olan kasabasına bir hediye.Ölüm ve yaşam arasındaki farktan, ırklar ve kimlikler arasındaki çatışmalara, onların getirdiği sınırlara ve dokunulmazlıklara iktidara dair bir film Gran Torino… Çok iyi senaryosu ve detaylandırılmış karakterleriyle oldukça iyi anlatılan, iyi resmedilen bir film. Tüm süresi boyunca herkes gibi bir yaşlı adamdan günümüz dünyasına ait bir dizi eleştiri… Unutulmaz finali ile de Eastwood’dan yine bir klasik sinema dersi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s