Fireflies in the Garden / Bahçemdeki ateş böcekleri

Posted: Mart 31, 2009 in Bahçemdeki ateş böcekleri, Dennis Lee, Fireflies in the Garden, Kritik, Sinema

Bahçe yanıyor!
2003’te kendi hikayesinden dönüştürdüğü kısa filmi “Jesus Henry Christ” ile Akademi Öğrencileri‘nden ve Komedi Sanatları festivalinden ödüllerle sinemaya parlak bir giriş yapan, senaryosunu yazdığı “God Is Good”ın kötü bir kısa filme dönüşmesine tanık olan Dennis Lee ilk uzun metrajı ile karşımızda.
Dennis Lee’nin 2002 yılında annesini kaybettikten sonra kaleme aldığı bu yarı otobiyografik öykü, tamamen kişisel bir film çıkarıyor karşımıza. Filmi Lee’nin cümleleriyle anlamak mümkün gibi görünse de, izledikten sonra kafasındakileri yaratamadığına şahit olmak da mümkün.
Bu bir ailenin hikayesidir diye söze giriyor Lee ve ekliyor: “Bir anneniz, babanız kız kardeşiniz ve erkek kardeşiniz var… Filmin başında anne aileden ayrılıyor… Bence anne birçok aile için bir resmin içindeki her şeye bir arada tutan resim çerçevesi gibidir… O resmin çerçevesi çıkınca her şey dağılmaya başlar. Sorun şu: Bu aile her şeyin dağılmasına izin verecek mi yoksa yoksa tekrar biraraya gelebilmek için ellerinden geleni yapacaklar mı? Bu süreç içerinde tüm gerçek duygular ve doğrular ortaya çıkacaktır…”
Sözlerine uygun şekilde, filmini çökmüş evliliğinin simgesi yüzüğüyle oynayan bir adamı resmederek açıyor. Michael, doğup büyüdüğü eve kutlama yapmak üzere gitmeye hazırlanırken, beyninde çınlayan eski sorunlardan en büyüğü babası ile yaşadığı sorunlar… Tüm bu sorunlara, evlilik sorunlarından aldığı yolculukta dışarıdan mutlu görünen başarılı bir yazar. Ama aile daha en başta anne’nin aradan ayrılması ile dağılmanın eşiğine geliyor. Sorunlarla eşitlediği doğup büyüdüğü eve, annesinin hatıralarıyla karışık duygulara gelen Michael’in iç yolculuğu gibi başlayan film, tüm aile fertlerine mercek tutmaya soyunuyor. Bağımsız filmlerin en sık kullandığı temayı kullanıyor. Dışarıdan mutlu görünen, sıradan görünen bir kasaba ailesi aslında öyle değil böyle… Geçmişlerinde üstesinden gelemedikleri trajedilerin izlerini hala yaşıyorlar demeye soyunuyor.
Filmin en iyi anlarından annenin ölmesine yatan kaza sahnesini ilk ana yerleştiren Lee, benzer bir yükselişi bir daha yakalayamadığını fark edip, kurguyla oynasa ve söz konusu sahneyi finale yerleştirse çok daha anlamdı olurmuş aslında. Bu haliyle sahne sadece bir araç olarak kalıyor ve ancak film bittiğinde bir anlam kazanıyor. Tercihini bu yönde kullansaydı üstelik tempo sorunu da yaşamayabilirdi.
Yüzüğüyle oynayan adamın babasının zorlamaları neye vardığını, ne olduğunu anlatmaya çalışarak yapılan başlangıç sadece havada kalıyor. Görünen sürekli baba oğul arasındaki iletişimsizlik… Flashbacklerde sürekli verilen iletişimsizlik her seferinde merak duygusunu arttırsa da sonunun bir yere varmaması senaryonun ilk gediklerinden biri oluyor. Baba figürünün zorbalıkları sadece yalnız kalmasını sağlamış o kadar… Senaryonun gedikleri bununla da kalmıyor. Tüm bu resme, daha temel ilişki halledilememişken, yeni karakterlerde ekleniyor…
Michael’ın teyzesinin evi, eski anılarını canlandırıyor ama ya gerisi? Tam da bu duruma denk düşen bir erkek çocuğu mevcut ama, amaçlandığı gibi iki karakterin izdüşümünü sağlamak da söz konusu olamıyor. Bu noktada da iyice dağılıyor öykü. Artık toplamak da imkansızlaşıyor…
Filmin Robert Frost’un şiirsel metinlerine dayandığını görüp, filme adını veren ateş böceklerinin görünmesini şiirsel bir sahne ile görme beklentisi de boş bir hayalden ibaret. Gayet sakil ve sıradan bir sahne ile bu durumda geçiştiriliyor. Ölüme karşı verilen reaksiyonlardaki tuhaflıklar da filmin bir türlü yerleştiremediği duygunun eksikliğinin belgesi gibi adeta. Üstelik anne’nin de deşildikçe sırlarının ortaya çıkması, o sırlarında saçmalıklar bütünü olması diğer yanlışlardan… Oysa elde iyi bir oyuncu kadrosu var ve performanslarda başarılı. Senaryo bir ana konu belirleyip, yan öykücüklerle derinleştirebilse her şey farklı olabilirmiş, ortaya iyi bir film çıkabilirmiş. Bu haliyle gereksiz sahneler barındıran, gereğinden fazla uzun süreye sahip sıkıcı bir film yaftası yemeyi hak ediyor.Giriştiği birden fazla öyküyü bir potada eritmeye çalışırken, hiçbirini anlamlandıramayan film, birçok eksiğiyle sınıfta kalıyor. Akılda kalan birkaç sahne düşünüldüğünde de keşke kısa film olsaydı dileğiyse her zaman baki kalacak gibi…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s