Bond’a bourne dokunuşu…

Kraliçenin hizmetinde güzel kızlarla fingirdeşen karaktersiz (ya da daha hafif bir deyimle derinliksiz) kahraman James Bond değişiminde ikinci bölüm aksiyon ziyafeti eşliğinde sürüyor. Alışılmış çizginin dışına taşmakta mecbur kalan Bond, değişimin izlerini intikam duygusu üzerinden sürdürmekte kararlı şimdilik.
Değişimin izleri için 2002’ye dönmek gerekiyor. “The Bourne Identitiy” ile başlayan yeni ajan aksiyonu, Dough Liman’ın ellerinde iyi bir başlangıç olmuştu. Ama büyük sıçrama Tony Gilroy’un senaryosu, Paul Greengrass’ın yönetmenliği ile geldi, ilkinden daha başarılı devam filmi örneği olarak “The Bourne Supremacy” işte yeni bond nidaları ile de karşılanmıştı. Bond serisinden farklı olarak karakterlerini daha derinlikli işleyen bu yeni ajan serisi zirvesini ise 2007’de “The Bourne Ultimatum” ile yaptı. Gelmiş geçmiş en iyi ajan filmi tanımalarına kadar giden bir sürü övgü arasında yükselen “Bourne” adeta “Bond”u yerle bir etmişti. Görsel efektlerden arınmış, daha gerçekçi aksiyon sahneleri ile atlanan basamaklar sonrası Bond’un değişimi de elbette kaçınılmaz oldu. Bourne Ultimatum’un tüm bond serisinin dinamiklerini yerle bir edip, yeni dinamikleri yaratması sonucu yeni bond filmi daha bir merakla beklenir oldu.
100. yaş günü kutlanan Ian Flemming’in çizdiği profilden uzaklaşmış seriyi köklerine döndürme harekatının başındaki isimlere bakıldığında da tüm yollar Casino Royale’e çıkıyor. Fleming’in yazdığı ilk bond kitabından alınan isimle yeni bir başlangıç yapma fikrinin başarısı da bu yolda kendini kanıtlamış isim Paul Haggis’de yatıyor. Haggis’in ekibi ile birlikte daha gerçekçi bir Bond karakteri yaratma çabalarına cevabı oldukça netti. Her bakımdan yaşanan bu yenilenme, Daniel Craig’in yeni bond olması ile iyice artmış, sarışın bond istemeyen hayranlar başta karşı çıkmışlardı. Yeni Bod’un çirkin adam olduğunu söyleyenler arasında kendini kabul ettirmesi ise ilk haftada aldığı gişe rakamları ve beğeni oranı ile kapandı.

Yeni Bond filmi “Quantum of Solace” için bir adım ilerisi düşülmüş olsa gerek. Zira ilk defa serinin devam filmi yapılmış oldu. İntikam duygusunu taşıdığına şahit olduğumuz Bond, Casino Royale’in 20 dakika sonrasından yaptığı açılışla ve soluksuz aksiyon sahnesi ile bunu başarmış olduğunu göstererek açılıyor. Aksiyon sahnelerinin yaratıcısının da “Bourne Ultimatom” da da çalışmış olan Dan Bradley. İlk kez aksiyon filmi yöneten Marc Foster’ın da eski seriye dair hiçbir filmi izlemeyi tercih etmeyişi değişim bir diğer yönü olarak görünüyor.
“Ruhun ve aklın elim bir olay sonrasında huzur bulması” olarak çevirilebilecek “Quantum of Solace” adını hak edecek detaylara inerek, intikam peşindeki Bond’un kusurlarını, yer yer itaatsizliğini de göstererek yeni sayfasını tamamen çeviriyor.
Jeneriğine kadar iyi aksiyon kovalamacalarıyla yapılan açılış ne kadar iyiyse, jenerikte (özellikle nefis müziğiyle) o kadar görsel ziyafet. Sonrası ise bolca aksiyon içeriyor. Havada, karada, denizde her yerde soluksuz aksiyon sahnelerinde alışıldığı üzere CGI teknolojisinin, efektlerin kullanılmaması da görsel ziyafeti ikiye katlıyor.
Değişimin etkilerini film boyunca izlemek her ne kadar keyif olsa da, sonunda bir yol ayrımı karşılıyor izleyiciyi. Serinin sıkı fanatiklerinin alıştıklarını görmemesi belki hayal kırıklığı yaratabilir, bu yüzden sanki bir şeyler eksik havası yaratmış olabilir, ama hiç Bond filmi izlememiş birisi için de durum farklı değil aslında. Yaratılan Bond efsanesini filmde hissetmek pek mümkün değil. Bu da ne kadar aksiyona doyursa da, görsel ziyafet çekse de, ağızda kalan bir kötü tat gibi algılanıyor.
Casino Royale’den yeni anlayışa geçiş sırasında sadece oyuncuların devam ettiğini kalan her şeyin değiştiğini varsayarsak, yönetmen Marc Foster da iyi iş çıkarmış. Tempo konusunda sıkıntı yaşatmayan film, beklentileri karşılamış gibi görünüyor.
Bond, M’den aldığı direktifleri yerinde getirmeden giriştiği intikam mücadelesinde kendisine bir ortak da buluyor. Alışıldık fingirdeşmelerin yaşanmadığı bir Bond filmi olarak, ortak kaderi paylaşan iki ajan konusu filmin belki de en zayıf yönü. Ama bu eksiklikler de aksiyonun arkasına iyi gizlenmiş.
Kraliçenin hizmetindeki Bond’un artık kusursuz olmaması, bir önceki filmden devam eden konusu ile kendi intikamının peşinde koşması 2000’li yılların kahraman filmlerinin olmazsa olmazı olarak iyice sağlam temellere de oturmuş oluyor.
Her platformda yaşanan aksiyondan, pahalı mekanlar ve lüks arabalardan, özellikle de nefis opera sahnesinden sonra Bond muradına eriyor ama sorulması gereken soruya verilen cevap değişmiyor.
Bourne serisinin yenilediği kurallar sonrasında “Quantum of Solace” yarışı kazandı mı sorusunun kazananı hala “Bourne Ultimatum” olarak kalmaya devam ediyor…
Uzun vadede Bond’un kazanması ise ne kadar değişeceğine bağlı…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s