‘Sinemalife, sinema yayıncılığında sessiz sedasız bir devrim yaptı’

Posted: Kasım 6, 2008 in Dergi, Sinemalife
Zaman, hem çok şaşırtıcı, hem de -benim gibi nasıl olduğunu anlayamadan 40’larına ulaşan kişiler için- o oranda “ürkütücü” bir hızla akıp gidiyor.
Sinemalife’un kurucusu ve editörü sevgili Köksal Aras, geçtiğimiz günlerde telefon açıp, “Kasım-2008 sayısıyla birlikte ikinci yayın yılımıza giriyoruz. Dergi olarak, geride bıraktığımız bu 12 sayıya ilişkin görüşlerinizi içeren bir değerlendirme yazısı gönderebilir misiniz?” dediğinde, sözünü ettiğim nedenle yerimde bir kez daha hopladım ve “Nasıl yani sevgili dostum” diye sordum, “Sinemalife yayın hayatına başlayalı gerçekten bir yıl oldu mu?”
Onun telefonun karşı tarafında gururlu bir ifadeyle sarf ettiği onay cümlesine rağmen, görüşmemiz bitince benim içim yine de rahat durmadı. Yeni Şafak’ın sanal arşivine girip, 10 Kasım 2007 Cumartesi günü internet âleminin bu ilk Türkçe sinema dergisinin yayın hayatına başlaması nedeniyle kaleme aldığım yazıya ulaşınca anladım ki gerçekten “olmuş”; koskoca bir yıl su gibi akıp gitmiş.
http://yenisafak.com.tr/sinema/default.aspx?t=10.11.2007&c=17&i=80777
O tarihte okurlarıma “sinema dergiciliğinde öncü ve ilginç bir deneme” başlığıyla tanıttığım “Sinemalife”, beni yayına ilk çıktığı günlerde epeyce şaşırtmıştı; bugün de aynı düzeyde şaşırtmaya devam ettiğini söylemem hiç abartılı olmayacaktır. Çünkü, Köksal Aras ve arkadaşları, yayıncılıkta, hele de sinema yayıncılığında “başlangıç iştahı”nı muhafaza etme süresinin ortalama 4-6 ay olduğu bir ülkede, inatları ve gıpta ederek izlediğim kararlılıklarıyla, yayıncılık câmiasının çeşitli dedikodu öbekleri tarafından “pişpirikçi kahvehane erkeği” edâsı içinde yapılan, “Daha baskılı dergiler bile tutunamazken internette sinema dergisi çıkartmak hangi akla hizmettir! Yürümez ulan bu iş, en fazla bir kaç sayı sonra pes ederler!” tarzındaki gayet “moral verici” ve “entelektüel çıtası yüksek” yorumları sahiplerinin ağızlarına zaman içinde bir güzel tıkmayı başardılar.
“Sinemalife”, yalnızca “ayakta kalmakla” ve “benzerlerini” doğurmakla kalmadı; aynı zamanda geride bıraktığı bu 12 sayıda istikrarlı bir biçimde içerik kalitesini de geliştirip zenginleştirdi. Her yeni sayısını ayın ilk haftası içinde mutlaka baştan aşağı incelediğim için, sözünü ettiğim bu pozitif gelişme sürecinin de yakın bir tanığı oldum. İlk başlarda “sanal” bir dergiye kuşku ve küçümsemeyle bakmaları pek muhtemel olan kimi “ağır ağabeyler ve ablalar” bile, yeni sayılar birbirini takip edip “Sinemalife”ın şöhreti sektörde yayıldıkça bu yöndeki çekincelerinden azar azar vazgeçtiler. Böylelikle, derginin sayfalarında bir çok önemli sinemacımızla yapılmış “özel röportaj”lara rastlar olduk.
Öte yandan, ajans ya da PR şirketi kaynaklı “bülten haberler”in oranı da zaman içinde peyderpey azaltıldı ve bunların yerini “Sinemalife” editoryal ekibi tarafından hazırlanmış özgün haberler, yorumlar ve köşeler almaya başladı.
Bu dergiyi ve onun idealist ekibini, Allah şahidim olsun ki başından beri (çoğunun yüzünü hayatımda bir kez bile görmememe karşın!) hep sevdim ve hâlâ da bütün kalbimle sevip destekliyorum. Köksal kardeşim, bu uzun yolun henüz çok başlarındayken, belki ikinci, belki de en fazla üçüncü sayının yayımlandığı günlerdeki bir telefon görüşmemizde bana şöyle bir şeyler söylemişti:
“Siz de yazı ailemize katılır mısınız?”
O tarihlerde ona net bir cevap vermedim ve telefonda gevelenip durdum. Ki aslında bu gevelenme de yanlış anlaşılmaktan ölesiye korkan bir adamın “hayır”ıydı. Neden diye soracak olursanız, internette, okunma oranları “Sinemalife”ın yanına bile yaklaşamayacak olan bir sürü irili-ufaklı site için hiç üşenmeden (ve onları asla hakir görmeden) düzinelerce inceleme-araştırma yazıları yazan biriyim ben. Öyle ki yorucu literatür taramaları gerektiren bazı yazılarımın tamamlanması bir-iki haftama mâlolabiliyor ve bunlar için hiç bir bedel almam da söz konusu değil. Hâl böyle olunca, fizikî bir sinema dergisinden çok daha fazla okunan “Sinemalife”ı neden dar bir kulvar olarak göreyim ki?
Gerçekte, o örtülü “hayır”dan bütün maksadım, yolun henüz çok başlarındaki bu üretken, donanımlı ve alabildiğine heyecanlı yazar grubunu, Türkiye’ye özgü bir “ideolojik linçten”den, tedavisi kolay kolay mümkün olmayan bir “siyasal yaftalama” hastalığından dostça koruyup uzak tutmaktı.
Çünkü, “Ali Murat Güven” adı, hayattaki genel duruşu ve siyasî/felsefî görüşleriyle, günümüzde mesleğimizin (ne yazık ki) tek örgütü ve onun yönetici kadrosunu oluşturan bir avuç sinema eliti başta olmak üzere, Türkiye’de sinema haberciliği/yazarlığı üzerinde kendince hegemonya kurmuş olan bir güruha, âdeta Franklin J. Schaffner’in “Papillon”undaki “cüzzamlılar adası”nın liderini çağrıştırmakta… Hâl böyle olunca da, tıpkı söz konusu filmin başrol oyuncusu Steve McQueen gibi, çevresindeki yargıları sallamadan onun elini cesurca sıkmaya yeltenen muhtelif kişilerin de sonradan “saha”ya geri döndüklerinde pek fazla itibarları kalmıyor.
Mâlum güruhun “aforoz” girişimlerine rağmen şahsıma her defasında sevgi, saygı ve dostlukla yaklaşan bir çok sinema yazarının sonradan bu “ortodoks sinema tarikatı”nda gördükleri küçümseyici ve sorgulayıcı muameleleri birincil kaynaklardan dinlediğim için, durumun vahametini de gayet iyi biliyorum.
Bundan dolayıdır ki başlangıcından bu yana gelişimini büyük bir heyecanla izlediğim “Sinemalife” projesinden, yazar olarak ise bilinçli bir biçimde uzak durmayı yeğledim. Çünkü, bu arkadaşlar her ne kadar katıksız bir saflık ve iyi niyet içinde, “sinema yazınında demokratça bir çok seslilik elde etmek adına” beni aralarında görmeyi arzu etmiş olsalar da, böylesi bir davetin sonrasında “Sinemalife”, sektörün egemenlerinin nazarında hiç gereksiz yere “şaibeli” bir konuma düşecek ve derginin yazarları da bu “hasta ruhlu” ideolojik tasnif doğrultusunda, coşkuyla girdikleri her meslekî ortamda inatla görmezden gelineceklerdi.
Oysa bizim, sinema gazeteciliğinin entelektüel derinlik açısından bu denli zayıf ve de tek yanlı olduğu, böylesine az gelişmiş bir ülkede “sağcılık-solculuk” ya da “ilericilik-gericilik” gibi tâli mevzularla kaybedecek bir tek dakikamız bile yok. Mümkün olduğunca çok sinema dergisi, mümkün olduğunca çok sinema sayfası ve mümkün olduğunca çok sinema sitesi kurup, buralardan toplumumuzun üzerine yüksek bir sanat zevkinin tohumlarını saçarak, ülkemizdeki düşük kalibreli sinema beğenisini “Recep İvedik” ya da “Gora”dan bir kaç basamak daha yükseğe taşımakla yükümlüyüz hepimiz…
Yurt dışındaki sinemaseverlerin ayakta alkışlayarak ödüllere boğdukları kimi Türk filmleri kendi anavatanında ancak 300-500 kişi tarafından izlenip “batıyor”; bunların yönetmenleri de ödüllerinin tadını çıkartmak ve yeni projeler için rahatça sermaye bulmak yerine evlerine gelen haciz memurlarıyla uğraşıyor. “Sağ”dan ya da “sol”dan farklı örnekler mi istiyorsunuz? “Büyük Adam, Küçük Aşk” gibi bir başyapıtın yönetmeni Handan İpekçi, çektiği maddî sıkıntılardan dolayı sinema sektöründen en az bir 5-10 yıl boyunca kopma kararı aldı! Büyük usta Tunç Başaran da aynı şekilde kendisini emekliye ayırdı. Öte yanda ise “muhafazakâr sinema” akımının iki öncü ismi İsmail Güneş ve Mesut Uçakan, finans sorunlarından dolayı yıllardır parmaklarını bile kıpırdatamıyorlar!
Sinema yoluyla anlatmak istedikleri ciddi meseleleri olan bir sürü sanatçı bu hâllerdeyken, televizyonlarda en az yarısı kesilip biçilmeden yayımlanamayacak bir yozluk düzeyine erişmiş kimi “kitsch” filmler ve onların “kısa günün kârcısı” yönetmenleri ise gişede hasılat rekorları kırıyor.
Ülkemizde bu derece koftirik ve yüzeysel bir sinema beğenisi gitgide yaygınlaşıp -daha da kötüsü- kemikleşirken, “kanaat oluşturucusu” konumundaki sinema yazarları hem kendilerine “Hatamız nerede” diye hesap sormak, hem de artık daha fazla zaman kaybetmeden “genel düzey”i yükseltmeye çalışmak zorundadırlar. Pazar yerine erken gelip etrafa rahatça yayılmaktan başka bir meslekî üstünlüğü olmayan bir jakoben tayfa, kafalarına uymayan her meslektaşlarını “eşcinsel düşmanı”, “gerici”, “faşist”, “düşük tirajlı gazetenin yazarı”, “az izlenen televizyonun programcısı”, “internet sitelerinin önemsiz yazarı” gibi türlü yaftalarla etiketleyip küçümsemek yerine, -radyo, televizyon, gazete, dergi ya da internet, hangi mecra üzerinden olursa olsun- sergilediği çabalarla sinema dünyasına daha bilinçli izleyiciler kazandıran, Türk ve dünya sinemasının nitelikli örneklerine fazladan bir tek bilet daha kestiren bütün meslektaşlarını önkoşulsuz bir saygıyla kucaklasaydı, hiç kuşkusuz ki ülkemizde “sinema yazarlığı” da bugünkünden çok daha saygın bir konumda olurdu.
“Sinemalife”, geçen sonbaharda yola çıkarken, hemen her konuda olduğu gibi içerik yoğunluğu noktasında da itidalli bir üslûp benimsedi ve ne “aşırı elitist”, ne de “aşırı popülist” olmayan, “orta yol”cu bir yayın felsefesi üzerinden ilerledi. Bunu yapmakla çok da iyi etti; çünkü böylelikle, sinemanın büyüsüne yeni yeni kapılan genç kuşak okurlarının kasvetli bir “entelektüel anlaşılmazlık” sarmalında boğulup gitmesini engellemiş oldu. Sektörü, ne ticarî cephesi, ne de sanat boyutunu ihmal etmeksizin dengeli bir biçimde ele alan böylesi bir yaklaşımı, güçlü bir sinema sevgisini toplumun bütün katmanlarına yaymak adına son derece isabetli buluyor ve sonuna kadar destekliyorum.
“Sinemalife” ekibini oluşturan arkadaşlar, gelecek yıl, derginin kuruluşunun ikinci yıldönümü gelip çattığında hâlâ bu dirilik ve inanç içinde karşıma çıkarlarsa, bu çılgın çocukların başarısına en fazla sevinenlerden biri de ben olacağım. Ancak, böylesine yıpratıcı toplumsal ve ekonomik koşullar karşısında bir nedenle pes ederlerse, onların serüvenini çok yakından takip etmiş biri olarak yine en fazla ben üzüleceğim. Çünkü, etkin ve prestijli bir sinema yayıncılığı yapmanın tek yolunu yüksek masraflı “fizikî dergicilik”ten ibaret olarak görmeyip, hayâllerini internetin görece daha ekonomik küresel erişim ağına taşıyarak, sektörde sessiz sedasız bir devrime imza attı arkadaşlarımız…
Şimdiden sonra internet ortamında yüz tane sanal sinema dergisi kurulsa da onlar hep “öncü” kimlikleriyle çok farklı bir konumda olacaklar.
75 milyon nüfuslu şu “cüssesi büyük” ülkede, coşkulu ve yetenekli gençlerin projelerine sponsor olmanın önemini içtenlikle kavramış yalnızca 2-3 tane sanatsever işadamı ortaya çıksa, bunlar da “Biz Sinemalife’a her ay birer adet tam sayfa ilan veriyoruz” deseler, eminim ki bu dergi, editoryal ekibinin telif, temsil ve ulaşım giderlerini rahatça karşılayarak, daha uzun yıllar boyunca hiç bir aksama yaşamaksızın yoluna devam edebilecektir.
Ancak, Türkiye’nin -henüz “burjuvalığın yanından bile geçememiş”- varsıl sınıfını, kendi kişisel meslekî deneyimlerimden dolayı o kadar yakından tanıyorum ki…
O 2-3 sayfa ilanın parasını 2-3 saatte bir gece kulübünde yiyecek, ancak asla bir “sanatsal girişim”in emrine sunmayacak türden “köylü kodamanlar”la dolup taşıyor bu topraklar…
Oysa, bir çok Avrupa ülkesinde internet ortamına yapılan reklâm ve sponsorluk harcamalarının tutarı, neredeyse Türkiye’nin yıllık askerî bütçesine yaklaşmış durumda. Atlantik’in öte yakasında, ABD’deki manzarayı hiç telaffuz etmiyorum bile…
Bu yüzden, her yeni ayın başında ödüm kopuyor, sevgili Köksal’dan “Havlu attık, buraya kadarmış” şeklinde bir vedâ mesajı gelecek diye…
Umarım, “Sinemalife” ekibinin yolu “başına saksı düşmüş” bir kaç mangal yürekli müteşebbisle er ya da geç kesişir; böylelikle bizler de bu güzel dergiyi daha uzun yıllar boyunca zevkle okuma şansı buluruz.
Velhasıl, bu sayfalarda belki fiilen hiç olmadım ve bundan sonra da olmayacağım; ancak şu iyi bilinsin ki kalbim başlangıçtan beri Sinemalife ekibiyle birlikte çarpmakta…
İkinci yayın yılınız kutlu, yolunuz aydınlık olsun sevgili meslektaşlarım…

ALİ MURAT GÜVEN
Yeni Şafak gazetesi sinema editörü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s